Blog nedir? . . . Kendine blog oluştur ;)
info |
ekleyin  zararı yok

Yazılar

işte vücudumuz 1

Çocuklar, hazır olun birazdan çok geniş ve mucizevi bir dünyaya adım atacaksınız. Bu dünyanın sizi çok yakından ilgilendiren önemli bir özelliği var. Siz şimdiye kadar bunu hiç fark etmemiş olabilirsiniz ancak bu kalabalık dünyanın trilyonlarca sayıdaki işçisi sizin için hiç durmadan çalışıyor. Şaşırdınız değil mi?

Bu olağanüstü dünya; kendi vücudunuz ve sizin için çalışan işçiler de hücrelerinizdir. Bedeninizin her noktası hücrelerden meydana gelir. Şu anda vücudunuzda sizin emrinizde çalışan trilyonlarca hücreniz var. Hatta siz bu yazıyı okurken de onlar durmaksızın çalışıyorlar. Örneğin bu kitabı okuyabilmeniz için göz hücreleriniz aralık vermeden işlemler yapıyor, ellerinizdeki kas hücreleriniz kitabı tutmak için birlikte hareket ediyorlar. Siz nefes alıp verirken önce nefes borunuzdaki hücreler, sonra akciğerinizdeki hücreler çalışıyor. Aynı anda midenizdeki hücreleriniz de belki birkaç saat önce yediğiniz yiyecekleri sindirmek için uğraşıyorlar.


Vücudumuz her biri farklı görevler üstlenmiş çeşitli hücrelerden meydana gelir. Yukarıdaki şemada vücudumuzda yer alan bazı hücre çeşitleri görülmektedir. Bu hücreler birlikte çalışarak yaşamamızı sağlarlar.



göz hücresi
sinir hücresi
kan hücresi

Bu anlattıklarımız vücudunuzda tek bir an bile durmadan gerçekleşen işlemlerden sadece birkaçı. Bunların tümü siz hiç farkına varmadan gerçekleşiyor. Peki trilyonlarca hücre nasıl olup da biraraya geliyor, hepsi ne yapacağını nereden biliyor ve aynı anda çalışarak tüm bu işlemleri yapıyor? Üstelik hiç karışıklık çıkmıyor. Hiçbir hücreniz başka bir hücrenizin işini yapmaya kalkmıyor ya da "ben bu işi yapmak istemiyorum" demiyor. Hepsi bir yana, bedeninizdeki bütün işlemler olağanüstü bir süratle gerçekleşiyor.

Biraz sonra vücudumuzda gerçekleşen; besinlerin sindirilmesi, nefes alma, görme, duyma gibi günlük işlemlerin ne kadar olağanüstü olduğunu birlikte inceleyeceğiz. Hücrelerimizin bu işlemler sırasında kimi zaman bir kimyager gibi kimyasal maddeler ürettiklerine, kimi zaman bir mühendis gibi hesaplamalar yaptıklarına, kimi zaman başka bir hücrenin ihtiyaçlarını karşılamak için çalıştıklarına şahit olacağız.

Bütün bu işlemleri gözümüzle göremeyeceğimiz kadar küçük olan hücrelerin başarması çok hayret uyandırıcı bir durumdur. Üstelik vücudumuzdaki hücreler hiç yardım almadan bu önemli işleri başarırlar. Hücrelerimiz bizim gibi birer insan değildir. Onlar ne birbirlerini görebilir, ne işitebilir, ne de "akıllı bir iş yapayım" diye düşünüp karar alabilirler. Ne gözleri ne kulakları ne de beyinleri vardır. Biraz sonra detaylı olarak anlatacağımız gibi kimyasal formülleri bilir, bu formüllere göre maddeler üretirler ancak kimya eğitimi almamışlardır. Fizik kurallarını bilirler, ışığı ayarlayıp görmemizi sağlarlar ancak fizik eğitimi de almamışlardır. O halde tüm bunları nasıl başarmaktadırlar?

Elbette ki hücrelerimiz ileride hayranlıkla okuyacağınız bütün bu işlemleri kendi akılları sayesinde yapamazlar. Bunları zaman içinde tesadüfen öğrenemeyeceklerini de hemen anlamışsınızdır.

Ama biz, gözle görülemeyecek kadar küçük olan bu varlıkların şuurlu hareketleri sayesinde yaşamımızı sürdürürüz. Bütün bunlar bizim çok önemli bir gerçeği anlamamız içindir. Hücrelerimize tüm bu işlemleri yaptıran, onlara neler yapacaklarını öğreten çok üstün bir akıl sahibi vardır. Bu sonsuz aklın sahibi bizi çok seven, bizim her türlü eksikliğimizi ve ihtiyacımızı bilen, herşeyi yaratan Allah'tır.


Vücudumuzun gözle görülmeyecek kadar küçük olan her bir hücresinde aşağıdaki laboratuvarda yapılan işlemlerin tamamı, hatta daha fazlası yapılır.

Vücudumuzdaki trilyonlarca hücrenin her biri Allah'ın kusursuz planı sayesinde zor görevlerini eksiksizce yerine getirir. Böylece biz de hiçbir aksaklık olmadan yaşamımızı devam ettiririz. Sizin her sabah okula gitmek için uyanmanız, yediğiniz balın şekerli tadını hissetmeniz, hiç zorlanmadan nefes almanız, sonra okulun bahçesinde koşup, arkadaşlarınızla oyun oynayabilmeniz, yazı yazıp, bu kitabı okuyabilmeniz ve daha yaptığınız birçok şey Allah'ın size olan merhametinin ve şefkatinin bir sonucudur.


Resimde bir hücrenin içini görüyorsunuz. Tam ortada hücrenin çekirdeği vardır. Çevresindekiler ise hücrede görev yapan diğer parçalardır.

Allah dünyadaki herşey gibi sizi de kusursuz yaratmış ve ihtiyacınız olan herşeyi vermiştir. Bu nedenle yapmamız gereken de bize, her biri dünyadaki en güzel hediyelerden çok daha değerli olan nimetleri veren Rabbimize sürekli şükretmektir.

Bunun için de Allah'ın bize sunduklarını iyice düşünmemiz gerekir. Allah bize yol gösterici olarak gönderdiği Kutsal Kitabımız Kuran'daki ayetlerde insanların düşünmesi için birçok konudan örnekler vermiştir. Bir ayette Allah bize şöyle buyurmaktadır:

Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün art arda gelişinde, insanlara yararlı şeyler ile denizde yüzen gemilerde, Allah'ın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip-yaymasında, rüzgarları estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır. (Bakara Suresi, 164. ayet)

İşte bu kitapta vücudumuz hakkında verilecek bilgileri birlikte düşüneceğiz. Allah'ın ne kadar detaylı ve kusursuz bir insan vücudu yarattığını inceleyeceğiz. Kitabı bitirdikten sonra Allah'ı daha çok sevecek ve O'na daha çok şükredeceksiniz. Çevrenizdeki düşünmeyen insanlara şaşıracak ve bildiklerinizi onlara da anlatarak düşünmelerini isteyeceksiniz.

 

KELOGLAN'IN TUZ ÖLÇEGI

KELOGLAN'IN

 

TUZ

 

ÖLÇEGI

 

 

Bir varmis bir yokmus. Allahin kulu çokmus. Çok demesi günahmis.

Memleketin birinde bir keloglan'la yasli annesi varmis. Annesi "Kel oglum, kelem oglum, dünyaya es oglum" diyerek oglunu severmis. Keloglan da annesini sever sayarmis.

Annesi bir gün keloglan'a seslenmis:

--Oglum, tuz ölçegimiz kirildi. Git çarsidan yenisini al getir, demis. Keloglan:

--Aman anne... Ne gerek var. Yemege göz karari yag, el karari tuz at, demis. Annesi kizmis:

--Keles oglan...Birak tembelligi. Haydi dogru çarsiya. Tuz öiçegini al getir. Ne alacagini unutma. Yolda giderken "kirildi, kirldi" diye söylenirsen unutmzsin demis.

Keloglan'in tembelligi üstündeymis. Himbil himbil söylenerek yola düsmüs.

 

 

 

Kirildi...Kirildi.

Balikçilara yol kenarindaki derede avlaniyorlarmis. Keloglan'in söylenisine bakarak kendileriyle alay ediyor sanmislar. Bagirip çagirmislar:

--Keloglan...Sen bizimle dalga geçiyorsun, hiç öyle denir mi?

--Ne diyecegim ya?

--Biri çikti, biri daha çikar insallah, diyeceksin.

Keloglan çok üzülmüs. Balikçilardan ögrendigi gibi söylenerek yoluna devam etmis.

 

 

Biri çikti, biri daha çikar insallah

 

 

Biri çikti, biri daha çikar insallah

 

 

Çok gitmeden önüne bir cenaze çikmis. Cenazeyi evin kapisindan yeni çikariyorlarmis. Keloglan tabuta bakarak söylenmeye devam ediyormus.

Biri çikti, biri daha çikar insallah

Biri çikti, biri daha çikar insallah

 

 

 

Ölenin akrabasi Keloglan'i duymus. Kosup kulagina yapismis. Kivirdikça kivirmis. Sonra bagirmis:

--Ölünün arkasindan böyle söylemeye utanmiyormusun?

--Ne demem gerekiyor?

--Allah rahmet eylesin, denir.

--Peki, simdiden sonra öyle diyecegim.

Keloglan ezilip büzülerek yola devam etmis. Bir yandan da söyleniyormus.

 

 

Allah rahmet eylesin.

Allah rahmet eylesin.

 

 

 

O gün her nasilsa domuzun biri yolunu sasirmis, kasabanin içine kadar girmis. Koca bir köpek domuzu tutup bogmus. Domuz yerde debelenip son nefesini veriyor, köpek de yalaniyormus. Keloglan da durmadan söyleniyormus:

Allah rahmet eylesin.

Allah rahmet eylesin.

 

 

 

 

Oradan geçmekte olan biri Keloglan'i duymus. Iyice sinirlenip basmis tokati:

--Budala oglan. Kafanda saçin yok, içinde akil yok. Domuza rahmet okunurmu?

--It disi domuz derisine, diyeceksin.

--Sagol amca. Bundan sonra öyle derim.

Keloglan yoluna devam etmis. Bir yandan da söyleniyormus:

It disi domuz derisine.

It disi domuz derisine

 

 

 

Yolun kenarindaki küçük bir klubede bir ayakkabi tamircisi varmis. Tamirci pençe yapacagi bir çizmenin altini bir türlü sökemiyormus. En sonunda tutmus çizmenin ökçesini agzina alarak çekip çikarmaya çalismis. Tam bu sirada Keloglan söylenerek geçiyormus:

It disi domuz derisine

It disi domuz derisisne

Tamirci firlayip elindeki çekici bizimkine yapistirmis:

--It disi senin agzindadir. Utanmazmisin benimle alay etmeye?

--Amca, sana demedim.

--Kes...Kolay gelsin. Asil çek kopsun, diyecegin yerde, alay ediyor, bir de uzatiyor.

Çekiçten sonra paparayi da yiyen Keloglan basini tuta tuta yola devam etmis. Bir taraftan da söyleniyormus:

Kolay gelsin. Asil çek kopsun.

Kolay gelsin. Asil çek kopsun.

Sapanla kus pesinde kosan yaramazin biri bir evin camlarini kirmis. Çocagun babasi kizmis. Yaramazin kulagini tutmus, "Elin camlarini niye tasladin" diye azarliyormus. Keloglan öfkeli babaya bakarak söylenmis:

Kolay gelsin. Asil çek kopsun.

Kolay gelsin. Asil çek kopsun.

Baba oglunun kulagini birakmis. Kosup Keloglan'in kulagina yapismis.

--Kolay gelsin ha. Kopsun ha. Kolaymiymis?

Keloglan aci ile bagirmis

--Amca...Birak kulagimi. Sana demedim.

--Birak numarayi. Aklinca dalga geçeceksin. Etme agam, birak agam, desen ne olurdu?

Keloglan kulagini kurtarip tabanlari yaglamis. Bir yandan da yine söyleniyormus:

Etme agam. Birak agam.

Etme agam. Birak agam.

O gün kasabada bir kuduz köpek ölmüs. Ortaligi kokutmus. Adamin biri sürükleyip bir çukura atmaya çalisiyormus. Çukura attiktan sonra üstüne kireç atip gömecekmis. Adam koca köpegi güçlükle sürüklemeye çalisirken Keloglan çikagelmis. Bir yandan da durmadan söyleniyormus:

Etme agam. Birak agam.

Etme agam. Birak agam.

Adam köpegi oldugu yerde birakip Keloglan'a saldirmis. Vurmus. Vermis veristirmis.

--Utanmaz kel. Akilsiz kel. Köpege merhamet dilenirmi? Öf ne pis kokuyor, de geç git.

Keloglan adamin elinden kaçip kurtulmus. Bir yandan basina gelenleri düsünüyor bir yandan basina gelenleri düsünüyor bir yandan da söyleniyormus:

Öf... Ne pis kokuyor.

Öf... Ne pis kokuyor.

 

 

 

 

Yol üstünde bir hamam varmis. Genç bir kadin hamamdan çikmis, hos kokular sürünüp evine dönüyormus. Bizim ki de söyleniyormus:

Öf... Ne pis kokuyor.

Öf... Ne pis kokuyor.

Kadin kendisine lâf atldigini sanmis. Kosup yakalamis. Öfkeden zangir zangir titreyerek agzina yüzüne vurmaya baslamis...

--Budala kel kafali... Laf atmaya utanmiyormusun? Senin kafani kiracagim.

--Ablacagim dur. Kiracagim dedin de aklima geldi. Bizim tuz ölçüsü kirildi. Gidip çarsidan alacagim.

Keloglan böyle deyip bir dükkâna girmis. Kadin ardindan baka kalmis.

Keloglan elinde TUZ ÖLÇÜSÜYLE eve dönmüs.

 

Bu masalda burada bitmis yeni masallarda tekrar bulusmak üzere hosçakalin.

MASALCI ABLA

http://img0.bloggum.com/upload/lib/img/962/o/r_6f5xsu7g9rgjeorp351a.jpg

YEDİ KARGALAR

Bir adamın yedi oğlu varmış.o kadar istermiş de bir kızı olmazmış.günün birinde karısı ona müjde vermiş :gebe olduğunu söylemiş.çocuk dünyaya gelmiş.bu seferki kızmış.buna çok sevinmişler ama ,çocuk pek cılız , pek ufakcık bir şeymiş. Bu yüzden de evde vaftiz edilmesi gerekmiş.

Vaftiz suyu getirsin diye babası , oğullarınadan birini kuyuya yollamış. Öbür altı oğlan daonun paşinden gitmişler.hepsi de suyu önce kendisi doldurmak istiyormuş . bu yüzden testi suya düşmüş . oğlanlar oldukları yerde kala kalmışlar ; ne yapacaklarını şaşırmışlar .hiçbiri eve dönmeye cesaret edememiş.

Çocukların hala dönmediklerini gören baba:

--- Yetiz oğlanlar kesin oyuna daldılar!demiş

Kızın vaftizsiz öleceğinden korkuyormuş. Canı çok sıkılmış:

---İnşallah hepiniz karga olursunuz! diye ilenmiş. Daha sözünü bitirmeden başının üstünde bir hışırtı ilişmiş. Havaya bakmış ;kömür gibi kara yedi tane karganın uçup gittiğini görmüş.

Anne baba bu ilenci bir daha geri alamamışlar. Oğullarının yedisinide elden kaçırdıkları için çok üzülmüşler .bütün sevgilerini biricik kızlarına vermişler , onunla bir parça olsun avunmuşlar.

Kız çok geçmeden kendini toparlamış ,gün geçtikçe güzelleşmiş ama başka kardeşleri bulunduğundanuzun zaman haberi olmamaş. Ana babası bunu duyurmamaya çalışmışlar.

Sonunda günün birinde ahalinin kendisinden söz ettikleri işitmiş . Diyorlarmış ki:

--- Kız güzel ama , yedi ağabeysinin başlarına gelen yıkım onun yüzünden oldu.

Bunları duyunca kız çok üzülmüş. Annesine , babasına gidip sormuş:

---Ağabeylerim var mıydı benim ? Onlara ne oldu ? demiş.

Bunun üzerine ana babası bu gizliliği daha fazla saklamak istememişler. Tanrının böyle istediğini , yoksa doğumunun buna buna neden olmadığını anlatmışlar.Ama kızcağızın içine bir kurt düşmüş . Kardeşlerini kurtarmayı kafasına koymuş.Bir yerlerde durup dinlenemez olmuş . Sonunda bir gün gizlice yola çıkmış.Ağabeylerinin izini bulmaya ne pahasına olursa olsun onları kurtarmaya karar vermiş.

Evden çıkarken ana-babamı anarım diye bir yüzük ,karnım acıkırsa diye bir dilim ekmek ,susarsam içerim diye bir testi su ,yorulursam otururum diye de bir iskemle almışmış.

Az gitmiş uz gitmiş dere tepe düz gitmiş …Sonunda dünyanın öbür ucuna , güneşinyanına varmış ama güneş çok sıcakmış,korkunç bir şeymiş.Hem de küçük çocukları yermiş. Kız hemen burdan kaçmış ;doğru aya gitmiş. Ay da pek soğukmuş. Hem de kötü huyluymuş. Çocuğun orada olduğunu anlayınca:

--- Burnuma insan kokusu geliyor! Diye bağırmaya başlamış.

Kız oradan da çabucak kaçmış ;yıldızlara gitmiş.Bunlar ona güler yüz göstermişler. Her yıldız ayrı bir sandalye de oturuyormuş. İçlerinden sabah yıldızı ayağa kalkmış ;ona bir aşk kemiği vermiş:

---Yanında bu kemik olmazsa sırça sarayıaçamazsın. Oysa kardeşlerin orada…demiş.

Kız bu küçük kemiği almış. Bir mendilin içine sarmış , yola çıkmış. Gide gide sırça saraya varmış. Büyük kapı kilitliymiş. Kız aşk kemiğini çıkarmak için mendili açmış. Bir de ne görsün? Mendil bomboş değilmi? Meğerse kız iyi yürekli yıldızın armağınını yitirmiş. Şimdi ne yapacak. Kızcağız ağabeylerini kurtarmak istiyormuş. Oysa sırça sarayın anahtarını yitirmiş. Bubun üzerine bir bıcak almış. Küçük parmağını kesmiş. Kapıya bunu sokmuş. Bereket versin kapı açılıvermiş.

Kız içeriye girince karşısına bir cüce çıkmış:

--- Yavrum demiş,ne arıyorsun burada?

Kız:

---Ağabeylerimi… Yedi kargaları arıyorum!

Cüce:

---Bay kargalar evde değiller. Onlar dönünceye kadar bekleyeceksen gir içeri!

Bunun üzerine cüce yedi tabak , yedi bardak içinde kargaların yemeklerini içeri getirmiş. Küçük kız her tabaktan birer lokma yemiş , her bardaktan birer yudum su içmiş. Sonuncu bardağın içine de yüzüğü koymuş.

Birden bire havada bir hışırtı ,bir kanat hışırtı duymuş. Cüce:

---Bay kargalar eve geliyor!demiş.

Kargalar gelmiş ;yiyip içmek istemişler. Tabaklarını bardaklarını görünce arka arkaya söylenmeye başlamışlar:

---Tabağımdan kim yediş?

---Bardağımdan kim içmiş?

---Buna bir insan ağzı değmiş!

Yedinci karga bardağı dikip içerken ağzına yüzük gelmiş. Bakmış. Anne babasının yüzüğünü tanımış:

Kapının arkasında durup bu sözleri işiten kız ortaya çıkmış. Bunun üzerine kargaların hepsi yeniden insan kılığına dönmüşler. Sarmaş dolaş olmuşlar. Hep birlikte evin yolunu tutmuşlar.

 

KURTLA İNSAN

Günün birinde tilki kurda, insanoğlunun gücünden, hiçbir hayvanın ona karşı koyamayacağından, ondan korunmak için hile kullanmak gerektiğinden söz etmiş. Bunun üzerine kurt karşılık olarak şöyle demiş:

-Günün birinde bir insanoğlu görürsem üstüne atılacağım:

Tilki:

-Bu işte ben sana yardım edebilirim. Yarın sabah erkenden bana gel, sana bir tanesini göstereyim! Demiş.

Kurt erkenden yola koyulmuş. Tilki onu dışarıya, avcının her gün geçtiği yolun üzerine götürmüş. Önce yaşlı, emekli bir asker gelmiş.kurt sormuş:

-Bir insanoğlu mu bu?

Tilki:

-Hayır, diye yanıt vermiş, vaktiyle öyleymiş.

Sonra okula giden bir oğlan gelmiş:

-Bir insanoğlu mu bu?

-Hayır, olmaya çalışıyor.

Sonunda omuzunda çifte, yanında av bıçağıyla avcı gelmiş.

Tilki kurda:

-Bak işte, bir insanoğlu geliyor. Ona saldırmalısın ama ben inime yollanacağım! Demiş.

Bunun üzerine kurt adama saldırmış. Avcı onu görünce:

-Yazıkki tüfeğime mermi koymamıştım, demiş. Nişan almış, av fişeğini kurdun yüzüne boşaltmış. Kurt yüzünü şiddetle buruşturmuş ama kendini korkuya kaptırmamış, ileri atılmış. O zaman avcı ona bir fişek daha sıkmış. Kurt acı duyduğunu göstermemiş, avcının üzerine saldırmış. Bunun üzerine adam, pırıl pırıl parlayan av bıçağını çekmiş, kurdun sağına soluna birkaç kez öyle saplamışki, kurt her yanı kanlar içinde, uluya uluya koşarak tilkinin yanına dönmüş. Tilki:

-Eee kurt kardeş, demiş, insanoğluyla işini nasıl bitirdin bakalım?

Kurt yanıtlamış:

-Aman, insanoğlunun gücünü böyle sanmıyordum. Önce omuzundan bir sopa indirdi, içine üfleyince yüzüme doğru birşey uçtu, beni son derece gıdıkladı. Ondan sonra sopanın içine bir kez daha üfledi, bu sefer o şey burnumun çev resinde yıldırım gibi, dolu gibi uçtu. Ona iyice yaklaştığım zaman da bedeninden parıl parıl bir kaburga kemiği çıkardı. Bununla üstüme öyle vurduki, az kalsın ölüp yerlerde serili kalacaktım.

Tilki:

-Ne türlü bir palavracı olduğunu görüyormusun? Demiş, baltayı o kadar uzağa atıyorsunki, onu bir daha oradan alıp getiremiyorsun.

 

Kaplumbağa nın biri, yaşamakta olduğu yerden bıktığı için bir gün, Kartal dostuna, onu istediği bir başka tarafa götürmesini rica ederek bu hizmetinin karşılığında, kendisini çok memmun edecek zengin bir hediye ile mükâfatlandıracağını vaadetti. Kartal, teklife razı oldu ve Kaplumbağayı pençeleriyle kabuğundan yakaladığı gibi tâ yükseklere havalandı. Rahat, rahat boşlukta uçarlarken, kendilerine doğru gelmekte olan bir Kargaya rasladılar. Kara Karga, hemen Kartal'a seslendi:

"Şu kaplumbağaların eti ne lezzetlidir ha... Kartal amca..."

Kartal, söylenilene pek kulak asmadan cevap verdi:

"Ama kabuğu çok sert..."

Karga tekrar kandırıcı bir sesle boşlukta bağırdı:

"Ne önemi var be Kartal amca. Havadan bıraktınmı kayalar onun sertliğini mi bırakır!...Kabuğunu parçalar, canım etleri meydana çıkartır."

Kartal, bu sözlerdeki gerçekleri farkedince Kaplumbağayı boşluğa bıraktı. ve iki ahbab çavuşlar, kayalardaki parçalanmış, Kaplumbağa'yı güzelce yediler.

 

Kaplumbağa nın biri, yaşamakta olduğu yerden bıktığı için bir gün, Kartal dostuna, onu istediği bir başka tarafa götürmesini rica ederek bu hizmetinin karşılığında, kendisini çok memmun edecek zengin bir hediye ile mükâfatlandıracağını vaadetti. Kartal, teklife razı oldu ve Kaplumbağayı pençeleriyle kabuğundan yakaladığı gibi tâ yükseklere havalandı. Rahat, rahat boşlukta uçarlarken, kendilerine doğru gelmekte olan bir Kargaya rasladılar. Kara Karga, hemen Kartal'a seslendi:

"Şu kaplumbağaların eti ne lezzetlidir ha... Kartal amca..."

Kartal, söylenilene pek kulak asmadan cevap verdi:

"Ama kabuğu çok sert..."

Karga tekrar kandırıcı bir sesle boşlukta bağırdı:

"Ne önemi var be Kartal amca. Havadan bıraktınmı kayalar onun sertliğini mi bırakır!...Kabuğunu parçalar, canım etleri meydana çıkartır."

Kartal, bu sözlerdeki gerçekleri farkedince Kaplumbağayı boşluğa bıraktı. ve iki ahbab çavuşlar, kayalardaki parçalanmış, Kaplumbağa'yı güzelce yediler.


Free Site Counters