pabuc Şubat 16
Bu bölümde vücudumuzda biz farkında olmadan ne kadar çok işlemin yapıldığını pek çok örnek vererek anlattık. Aynı anda her organımız, her hücremiz akıl almaz bir hız ve mükemmellikle çalışıyor. Hepsi büyük bir uyum içinde kendileri için belirlenmiş olan görevi yerine getiriyorlar. Kan, hücrelerin ihtiyacı olan besinleri sürekli taşıyor. Mide ve bağırsaklar bu besinleri küçülterek hücrelerin kullanabileceği hale getiriyor. Sinir hücreleri vücudun her yerine uyarılar gönderiyor, beynimiz bu uyarıları değerlendiriyor ve biz görüyoruz, duyuyoruz, tadıyoruz, işitiyoruz ve bunlara benzer daha birçok faaliyet gerçekleşiyor.
Bu
işlerden biri aksadığında vücudun çalışma düzeninde büyük bir aksama
olur. Sinir hücreleri hasar görse, elimiz, kolumuz tutmaz; mide hücreleri
zarar görse sindirim yapılamaz; dilimizdeki hücreler hasar görse yediğimiz
çikolatalı pastanın, portakalın, muzun, kurabiyelerin tadını alamayız.
Ancak bazı özel hastalık durumları dışında yukarıda sayılanların hiçbiri
olmaz. Vücudumuz, biz günlük hayatımızı yaşarken hiç durmadan kendi
işleyişine uygun olarak çalışmaya devam eder. Hayatımızın her anında
devam eden bu kusursuzluğun elbette ki bir nedeni vardır. Hiçbir şey
kendi kendine bu kadar mükemmel bir mekanizmayla çalışamaz.
Evinizde bulunan televizyonun, buzdolabının, bilgisayarınızın, yazı yazarken kullandığınız kalemlerin kısacası herşeyin bir tasarımcısı, bir üreticisi vardır. Bir uçak veya bir araba kendi kendine oluşup, çalışmaz. Bunların eksiksiz çalışmasını sağlayan, onları tasarlayıp, üreten mühendisler, teknisyenlerdir. Bu durumda insan bedeni gibi kusursuz bir sistemler bütününün tesadüfen meydana gelmesi kesin olarak imkansızdır.
Sizin de aklınıza, "O halde bazı insanlar nasıl olup da kendi vücutlarının tesadüfler sonucunda böylesine kusursuz çalıştığını düşünebilmektedirler?" sorusu gelecektir. Gerçekten de bu, ortaya atılabilecek en mantık dışı iddiadır. Vücudumuzdaki mükemmel düzenin tesadüfen oluşması imkansızdır. Bu kusursuzluk bize üstün bir akıl sahibinin vücudumuzu tasarladığını gösterir. Vücudumuz çok üstün bir Yaratıcının eseridir. Bu üstün Yaratıcı Rabbimiz olan Allah'tır.
Allah Kuran'da biz kullarına karşı çok şefkatli olduğunu bildirir. Bizim de Allah'ın bu şefkati ve merhameti karşısında O'na boyun eğici olmamız, bize Kuran'da emrettiklerini eksiksiz olarak yapmamız ve verdiği tüm güzellikler için sürekli şükretmemiz gerekir. Allah bir ayette bize şöyle seslenmektedir:
İşte Rabbiniz olan Allah budur. O'ndan başka ilah yoktur. Herşeyin yaratıcısıdır, öyleyse O'na kulluk edin. O, herşeyin üstünde bir vekildir. (Enam Suresi, 102)
Her gün farkında olmadan yaptığınız işlerden biri de nefes alıp vermektir. Burun, nefes borusu ve akciğerlerin üstlendiği bu görev esnasında birçok işlem gerçekleşir. Aslında nefes almanız demek, vücudunuzdaki hücrelerin oksijenle beslenmesi demektir. Hücreler eğer oksijenle beslenmezlerse yaşayamazlar. Bu nedenle ancak çok kısa bir süre nefessiz kalabilirsiniz. Bu süre uzarsa hücrelerinizin ölmesiyle birlikte vücudunuz da ölür.
Nefes almanızla birlikte burnunuza dolan hava temizlenmeye başlar. Özel bir klima gibi çalışan burnumuzun içinde filtre işlevi gören tüycükler kirli, sıcak, soğuk ya da nemli havayı akciğerlerimiz için uygun hale getirirler. Bu tüycükler sayesinde soluduğumuz hava süzülür, temizlenir, nemlendirilir, ısıtılır ve içindeki bakterilerden arındırılır. Burnumuzdaki bu küçük tüycükler sayesinde her gün yaklaşık olarak 20 milyar yabancı maddeye karşı vücudumuz korunmaktadır.
20 milyon sayısı, ülkemizin en fazla nüfusuna sahip olan İstanbul şehrindeki insan sayısının yaklaşık 3 katı gibi bir sayıyı ifade eder. Burnumuzun bu kadar fazla sayıdaki yabancı maddeyi tanıyıp, ayırt etmesi oldukça detaylı bir işlemdir. 20 milyon yabancı maddenin tesadüfen tanınması ve burundan geçişine izin verilmemesi tesadüfen olacak bir iş değildir. Bu durum, Allah'ın yaratma gücünün büyüklüğünü açıkça ortaya koymaktadır. Ancak bazı kişiler gerçeği bilmelerine rağmen bunun tesadüfen olduğunu iddia ederler. Evrim teorisine inanan bu kişiler, bütün canlıların, buraya kadar vücudumuzla ilgili anlattığımız herşeyin geçmişte bir gün kendiliğinden ve tesadüflerin eseri olarak ortaya çıktığını öne sürerler. Neden mi böyle düşünürler? Allah'ın varlığını inkar etmek için. Bunun da onlara göre tek yolu vardır. Herşeyin tesadüfen olduğunu söylemek. Ancak bu iddianın saçmalığını anlamak için biraz düşünmek yeterlidir. Şimdi burnumuzdaki sistemden örnek vererek bunu birlikte görelim.
Burnumuzdaki klima sistemi vücudumuzun bir başka kusursuz parçasıdır. Bu kadar mükemmel çalışan bir sistemin tesadüfen var olması elbette ki mümkün değildir. Bunun imkansızlığını daha iyi anlayabilmek için şu kıyaslamayı yapmak faydalı olacaktır. Bir klima düşünün, sizi yazın sıcaktan koruyan, kışın ısınmanızı sağlayan ve uzaktan kumanda ile çalıştırdığınız böyle bir aletin tesadüfen oluşması mümkün müdür? Tüm parçaları biraraya bırakılıp terk edilse, bu parçalar zaman içinde biraraya gelip kendi kendilerine kusursuz çalışan bir klimaya dönüşebilirler mi?
|
|
Böyle bir şey elbette mümkün değildir. Herhangi bir makinenin oluşması için akıl sahibi birinin onun üzerinde ciddi olarak çalışması gerekir. Bunun aksi düşünülemez. Makineyi bir kenara bırakın en basitinden bir yap-boz oyununda bile doğru resmin oluşması için birinin doğru parçaları biraraya getirmesi gerekir. Vücudumuzda klima gibi çalışan burnumuz da birçok parçadan oluşur ve dünya üzerindeki her klimadan çok daha kusursuz bir sisteme sahiptir. Nasıl bir klima tesadüfen oluşmuyorsa, ondan daha üstün olan burnumuz da tesadüfen oluşmamıştır. Bu da bize "dünyanın taklit edilemeyen en iyi klima sistemi" olarak bilinen burnumuzu Rabbimizin yarattığını gösterir. Bir ayette Allah şöyle buyurmaktadır:
O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir. (Haşr Suresi, 24)
Nefes Borusunda Hatasız Yön Tespiti Yapabilen Tüycükler
Burunda temizlenen hava, solunumun bir sonraki aşamasında vücut içinde yol alarak biraz daha aşağılara doğru inecektir. Havanın burundan sonra geçeceği bölge nefes borusudur. Solunan havanın içinde toz gibi vücut için zararlı yabancı maddeler hala vardır. Bunun için soluduğumuz havanın akciğerlere ulaşmadan önce bir kez daha güvenlik kontrolünden geçirilmesi gerekir. Bu güvenliği sağlayan, bütün solunum yollarının yüzeyini kaplayan kaygan bir tabakadır. Bu tabakaya mukus tabakası adı verilmiştir.
|
|
Bu tabakayı oluşturan mukus maddesi, havayla birlikte soluduğumuz toz gibi küçük maddeleri tutarak, akciğerlerimize girmelerini engeller. Ancak yabancı maddelerin sadece mukus tarafından tutulması yeterli değildir, ayrıca biriken yabancı maddelerin vücuttan atılması gerekir. Bunun için de bir başka güvenlik mekanizması devreye girer. Bu güvenlik mekanizması nefes borumuzun iç yüzeyini kaplayan silya adındaki tüycüklerdir. Bu tüycükler nefes borusundan yukarıya yani ağzımıza doğru sürekli olarak hareket ederler. Bunu rüzgarlı bir arazide buğday başaklarının hep aynı yöne doğru hareket etmesine benzetebiliriz. Bu tüycüklerin sürekli ağzımıza doğru olan hareketleri sayesinde yabancı maddeleri tutan mukus tabakası da nefes borusundan yukarıya doğru ilerler.
|
|
Bu yabancı maddeler yukarı doğru çıkıp, boğazımıza geldiklerinde, doğal olarak bir yutma hissi oluşur. Böylece bize zarar verecek yabancı maddelerin tümü yutularak mideye iletilir ve mide asitinde parçalanıp yok edilir. Nefes borumuza yerleştirilmiş olan bu tüycüklerin görmek için gözleri, düşünebilmek için beyinleri yoktur. Ancak kendilerine kıyasla kilometrelerce uzakta bulunan ağzımızdaki yutağın yerini tespit edebilmektedirler. Ayrıca yabancı maddelerin zararlı olduğunu bilip, vücuda girmelerine izin de vermemektedirler. Bilim adamlarının yıllar süren araştırmalarına rağmen tüycüklerin çalışma mekanizması hala tam olarak keşfedilememiştir. Ama unutmayın ki, insanların sistemini henüz çözemediği bu tüycükler bedenimizdeki diğer herşey gibi, yeryüzünde ilk insan var olduğundan beri kusursuzca çalışmaktadırlar.
Soluduğumuz hava neden bu kadar önemlidir? Belli bir süre nefes alamazsak neden insan ölür? Bu sorulara şöyle cevap verelim: Vücudumuzu oluşturan hücrelerin en temel besini oksijendir. Şu anda elinizde bu kitabı tutabilmeniz için elinizdeki kas hücreleri sürekli olarak oksijenle beslenmektedirler. Bunun için de nefes almamız şarttır.
|
|
|
SOLUDUĞUMUZ HAVA ARTIK AKCİĞERLERDE…
Nefes aldıktan sonra nefes borusundan akciğerlere gelen temizlenmiş ve nemi ayarlanmış hava artık kullanılabilir haldedir. Akciğerlerden kan yoluyla vücudun en derinindeki hücrelere kadar gider ve onları besler. Aynı zamanda da hücrelerdeki atık madde olan karbondioksiti alır. Biz nefesimizi geri verirken de hücrelerden toplanan bu karbondioksiti vücudumuzdan dışarı atmış oluruz.
İşte çocuklar, belki nefes almayı basit bir işlem zannediyor olabilirsiniz ancak bu sırada vücudunuzun derinliklerinde büyük bir oksijen-karbondioksit alışverişi yapılıyor. Tüm bunlar Allah'ın planlı olarak yarattığı ve bizim hizmetimize verdiği nimetlerdir. Bir düşünün, sadece nefes almanızı bile kendiniz ayarlayacak olsaydınız, bunu hiç şaşırmadan ve karışıklık çıkmadan yapmaya gücünüz yetmezdi. Bir yerde yorulur, bırakmak zorunda kalırdınız. Rabbimiz böyle bir şey güç yetiremeyeceğimiz için bize, kitap boyunca anlattığımız tüm diğer vücut sistemlerimiz gibi kusursuz çalışan bir solunum sistemi vermiştir. Bu, Allah'ın bize dünyada verdiği nimetlerden biridir. Allah bir ayette şöyle bildirir:
Size her istediğiniz şeyi verdi. Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışırsanız, onu sayıp-bitirmeye güç yetiremezsiniz. Gerçek şu ki, insan pek zalimdir, pek nankördür. (İbrahim Suresi, 34)
|
|
VÜCUDUMUZUN
MİKROSKOBİK MOTORLARI: KASLARIMIZ
Kaslar vücudumuzun güç istasyonlarıdır. Görevleri enerjiyi güce çevirmektir ve bunu hayat boyu eksiksiz olarak yerine getirirler. Biz bunu kimi zaman fark eder, kimi zaman da hiç farkında olmayız. Örneğin bazı kaslarımız biz hiçbir çaba harcamadan çalışırlar. Kalp ve mide kasları bu türdendir. Onların çalışmalarını biz kontrol edemeyiz. Bizim isteğimiz dahilinde hareket eden kaslarımız ise iskelete bağlı olan kaslardır. Bu kaslardan vücudumuzda 650 tane vardır. Biz hareket ettikçe kemiklerle birlikte bu kaslar da kasılır ve gevşerler.
Kasları, kan damarları ve sinirler çalıştırır. Kan damarları aracılığıyla kaslara oksijen ve besin gelirken, sinirler aracılığıyla da kasın hareket etmesi sağlanır.
|
|
Şu andan itibaren kaslarınızın kontrolü tamamen size bırakılsaydı acaba
ne olurdu? Örneğin kalp kasınızın denetiminin sizde olduğunu varsayalım.
Bu durumda bütün zamanınızı başka hiçbir şey yapmadan, kalp kasınızın
kasılması ve gevşemesi konusuna ayırmanız gerekecekti. Çünkü kalp kasınızın
bir an bile durması hayatınızın sona ermesi demektir. Uykuya daldığınız
anda ise -artık kalbinizin çalışmasını denetleyemeyeceğiniz için- yaşamınızı
yitirmeniz kaçınılmaz olacaktır. Ancak böyle bir şey hiç olmaz. Çünkü
vücudumuzdaki mükemmel kontrol sistemi sayesinde biz bunları düşünmek
zorunda kalmayız.
Bizim
yapmamız gereken sadece bize tüm bu kolaylıkları veren sonsuz şefkat
ve merhamet sahibi olan Rabbimize şükretmek ve O'nun hoşnut olacağı
davranışlarda bulunmaktır. Allah yalnızca Kendisine kulluk etmemiz gerektiğini
bize bir ayette şöyle haber vermiştir:
İşte Rabbiniz olan Allah budur. O'ndan başka ilah yoktur. Herşeyin yaratıcısıdır, öyleyse O'na kulluk edin. O, herşeyin üstünde bir vekildir. (Enam Suresi, 102)
Kaslarınız büyük bir uyum içinde çalışır
Güldüğünüzde yüzünüzde aynı anda 17 kasın birden kasıldığını biliyor musunuz? Eğer bunlardan bir tanesi kasılmasa veya görevini yanlış yapsa gülümseyemezsiniz, üstelik yüzünüz anlamsız bir ifade alır.
|
|
Yüzünüzde mimik yapmakla görevli toplam 28 ayrı kas vardır. Bu kasların birarada kasılmalarıyla binlerce farklı ifade oluşturabilirsiniz. Kızgınlık, şaşkınlık, sevinç, gülümseme gibi ifadeleri bu kaslar sayesinde yaparsınız. Yüz kaslarının yanı sıra vücudunuzdaki diğer kaslar da büyük bir uyum içinde çalışırlar. Örneğin sadece tek bir adım atmak için ayaklarınızda ve sırtınızda bulunan 54 kas aynı anda çalışır. Bunun gibi daha yüzlerce hareketi kaslarımız sayesinde kolaylıkla yaparız ve bunlar bize çok olağan gelir. Ancak tüm bu bilgileri okuduktan sonra durup bir daha düşünmemiz gerekir. Çünkü biz bu kaslarımızın çalışması için hiçbir şey yapmayız. Eğer kaslarımız eksik çalışsaydı koşmak, yüzmek, bisiklete binmek bir yana tek bir adım atmamız bile imkansız olurdu. Bu nedenle unutmamamız gereken çok önemli bir gerçek vardır. Allah vücudumuzda kusursuz bir sistem yaratmıştır. Bu bize Rabbimizin bir hediyesidir. Bizim de Allah'ın bize karşı olan sonsuz merhametini sürekli düşünüp, Allah'ın büyüklüğünü anıp, şükretmemiz gerekir.
Her İşin Üstesinden Gelen Marifetli Ellerimiz
Kitabın sayfalarını çevirmek, arabanın kapısını açmak, el yıkamak… Bunlar ellerimizi kullanarak, hiç zorlanmadan ve çok sık yaptığımız işlerdir. Elimizi bunlara benzer, birbirinden farklı yüzlerce işte kullanabiliriz.
Elimiz o kadar güçlüdür ki yumruk sıkılmamış haldeyken bile bir nesnenin üzerine elimizle 45 kg ağırlığında bir güç uygulayabiliriz. Bu kadar büyük bir kuvvetin yanı sıra elimizi istediğimiz zamanlarda çok ince ve hassas işlerde de kullanabiliriz. Mesela iğne deliğinden iplik geçirmek gibi. Bu işlerin birinde çok fazla kuvvet gerekirken, diğerinde ise ince bir ayar gerekmektedir. Ancak biz bunları yaparken aslında elimizin ne kadar önemli bir işi başardığını fark etmeyiz bile. Yani hiçbir zaman "şimdi masanın üzerinden bir kağıt alacağım en iyisi 500 gramlık bir güç uygulayayım" veya "şimdi topu atacağım 5 kiloluk bir güç uygulayayım" diye düşünmeyiz. Tüm bunları otomatik olarak hiçbir şey düşünmeden yaparız. Çünkü Allah bizi kusursuz bir şekilde yaratmıştır. Elimizdeki bu eşsiz kabiliyet Allah'ın benzersiz yaratmasıyla var olmuştur.
Bilim
adamlarının en büyük çabalarından birinin insan elinin benzeri yapay
bir el üretmek olduğunu biliyor muydunuz? Yapılan robot eller; güç açısından
insan eline eşdeğerdirler ancak bizim elimizde var olan dokunma hassasiyetine
ve değişik işleri aynı anda yapabilme kabiliyetine sahip değildirler.
|
|
Zaten birçok bilim adamı da, insan elinin tüm fonksiyonlarına sahip
robot bir elin yapılamayacağını düşünmektedir. "Karlsruhe Eli" olarak
adlandırılan robot eli yapan mühendis Hans J. Schneebeli bu konuda şunları
söylüyor:
Robot eller üzerinde ne kadar çok çalışırsam, insanların sahip oldukları ellere de o kadar çok hayran oluyorum. İnsan elinin yaptığı işin bir kısmına bile ulaşabilmemiz için daha çok zamanın geçmesi gerekir.
Günümüz
teknolojisi ile bir benzeri yapılamayan ellerimizi Allah, özel olarak
tasarlamıştır. Ellerimiz Allah'ın yaratma sanatındaki kusursuzluğu bize
gösterir.
Allah'tan başka bir yaratıcı yoktur. Allah bir ayette Kendisinden başka ilah olmadığını bildirerek, bu gerçeği görmeyen insanlara şöyle seslenmektedir:
De ki: "Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?" De ki: "Allah'tır." De ki: "Öyleyse, O'nu bırakıp kendilerine bile yarar da, zarar da sağlamaya güç yetiremeyen birtakım veliler mi (tanrılar) edindiniz?" De ki: "Hiç görmeyen (a'ma) ile gören (basiret sahibi) eşit olabilir mi? Veya karanlıklarla nur eşit olabilir mi?" Yoksa Allah'a, O'nun yaratması gibi yaratan ortaklar buldular da, bu yaratma, kendilerince birbirine mi benzeşti? De ki: "Allah, herşeyin yaratıcısıdır ve O, tektir, kahredici olandır." (Rad Suresi, 16)
|
|
Vücudunuzda toplam 206 tane kemik var. Bu kadar kemiğin çok fazla olduğunu düşünmüş olabilirsiniz, ancak şimdi vereceğimiz örnekle bunun ne kadar gerekli olduğunu anlayacaksınız. Parmaklarımızı düşünelim. Eğer parmaklarımız birer kemikten oluşsaydı, siz şu anda bu kitabı tutamazdınız. Neden mi? Çünkü dimdik duran bir kemiği bükmeniz mümkün değildir, zorladığınızda kemik kırılır. Parmaklarınızı bükemeyeceğiniz için de cisimleri kavramanız, bir yere tutunmanız, yazı yazmanız, yemek yemeniz imkansız hale gelir. Şu an bu kitabı rahatlıkla tutabilmeniz hatta bir taraftan da meyve suyunuzu içebilmenizin sebebi, elinizde -parmaklarınızdakiler de dahil olmak üzere- birbirine bağlı tam 27 tane kemiğin olmasıdır.
Biraz önce de söylediğimiz gibi, vücudumuzda, elimizde olduğu gibi, birbirine bağlı toplam 206 kemik bulunur. Bu kemiklerin hepsi yerlerine çok akıllıca bir planla yerleştirilmiştir. Bu kusursuz plan sayesinde öne doğru eğilebilir, dizlerinizi bükebilir, başınızı yanlara doğru çevirebilirsiniz. Ancak dikkat edin tüm bunları sadece kemiklerinizi kullanarak yapmanız da mümkün değildir. Çünkü kemikler eğilip, bükülemezler. Bu işlemler için kemiklerin birbirleriyle bağlantı noktalarında eklemlerimiz bulunur. Eklemler sayesinde rahatlıkla kolumuzu büker, bacağımızı kaldırır, parmaklarımızı kullanabiliriz.
Eklemlerin
kemiklerimizin hareketi için ne kadar önemli olduğunu daha iyi anlamak
için şöyle bir örnek verelim:
Tahtadan
bir kukla yaptığınızı düşünün. Bu kuklanın kollarını oynatabilmesi için
ne yapmanız gerekir? Elbette ki omuzuyla kolunun birleştiği yere oynak
bir parça takmadan kuklanın kolları hareket etmeyecektir. Peki ya bacaklarını
nasıl oynar hale getireceksiniz? Bunun için de bacakla gövdenin birleştiği
yerde oynar bir parça kullanmak gerekir. Ancak bu şekilde tahta kuklanın
kollarını ve bacaklarını oynatabilirsiniz. Aynı şekilde kol ve bacak
yapımında kullandığınız tahtaları iki parçaya bölüp, aralarına oynar
parça yerleştirirseniz bu kez kuklanın kolları dirseklerinden, bacakları
da dizlerinden bükülebilir. Bu basit örnekten de anlaşılacağı gibi kemiklerimizin
fazla sayıda oluşu ve aralarında gerekli yerlere eklemlerin yerleştirilmiş
olması bizim rahat hareket etmemizi sağlar.
|
|
KEMİKLERİN TAKLİT EDİLEMEYEN ÖZELLİKLERİ
Kemiklerimizin arasındaki eklemlerin farklı çeşitleri vardır. Bazı eklemler kemiklerin ileri geri hareket etmesini sağlarken, bazıları ise yanlara doğru hareket etmesini sağlar. Şimdi eklem ve kemiklerin içine girerek, onları biraz daha yakından inceleyelim.
|
|
Kemiklerimiz vücudun taşınması ve korunması gibi önemli görevleri üstlenmişlerdir. Buna karşılık, zor görevlerini yerine getirebilecekleri kapasite ve sağlamlıkta yaratılmışlardır.
Kemiklerimiz hafiftir çünkü içleri bir bal peteği gibi deliklidir. Bu delikli yapı sayesinde çok hafif olmalarına rağmen çok serttirler. Ancak bu onların kırılgan oldukları anlamına gelmez. Aksine öylesine serttirler ki çelikten 5 kat daha fazla dayanıklıdırlar. Örneğin; bacaklarımızdaki uyluk kemiği dik dururken 1 ton ağırlığı kaldırabilecek kadar muazzam bir kapasiteye sahiptir. Yürürken attığınız her adımda bu kemiğinize, vücut ağırlığınızın 3 katı kadar bir yük binmektedir ancak kemiklerinizin dayanıklılığı sayesinde size hiçbir şey olmaz.
|
BEYNİMİZİ KORUYAN ZIRH: KAFATASI
|
Peki kemiklerimizi bu kadar kuvvetli kılan nedir? Bu sorunun cevabı aslında yukarıda yapısından kısaca bahsettiğimiz, kemiklerin benzeri olmayan yaratılışlarında gizlidir. Kemiklerin içi, bal peteği gibi kafesli bir yapıdadır. Bu sayede kemikler, hem son derece sağlam, hem de rahatlıkla kullanılabilecek hafifliktedirler. Eğer aksi olsaydı, yani kemiklerin içleri de, dışları gibi sert ve tamamen dolu olsaydı, kemikler çok ağır olurdu. Aynı zamanda hiçbir esneklikleri de kalmayacağı için en küçük bir darbede örneğin, kolunuzu hafifçe dolabın kenarına çarptığınızda bile kemiğiniz kırılıp, çatlayabilirdi. Ancak Allah çok merhametli olandır ve kemiklerimizi bizim rahat edeceğimiz, zarar görmeyeceğimiz şekilde yaratmıştır.
|
|
Kemikler bilim adamlarının çok önem verdikleri ve taklit etmek için yıllardır üzerinde çalışmalar yaptıkları bir maddeden oluşurlar. Çok hafif olmasına rağmen, çok dayanıklı olan ve en önemlisi de kendini tamir etme yeteneğine sahip olan bu madde, kendi kendine büyüyebilmektedir. 4-5 yaşında olduğunuz dönemle şu andaki boyunuzun ve 19-20 yaşına geldiğinizdeki boy uzunluğunuzun aynı olmamasının nedeni kemiklerinizin büyümesidir. Üstelik bu büyüme çok orantılıdır. Bacaklarınız büyürken, kollarınız da büyür, el ve ayak parmaklarınız da uyum içinde büyürler ve bütün kemikleriniz tam zamanı geldiklerinde dururlar. Üstelik bu sadece sizin için değil çevrenizdeki bütün insanlar için geçerli olan bir durumdur. Her insan bu özellikteki kemiklere sahiptir.
Bilim adamları çalışmalarını insan vücudundaki kemikleri oluşturan madde benzeri bir madde üretebilme yönünde sürdürmektedirler. Ne var ki bugüne kadar hiç kimse böyle üstün özelliklerde bir maddeyi geliştirememiştir.
Rabbimizin merhametiyle, kemiklerimiz bizim son derece rahat bir hayat sürmemizi, çok zor hareketleri bile kolaylıkla ve hiç acı duymadan yapabilmemizi sağlamaktadır.
KENDİ KENDİNE BAKIM YAPAN KEMİKLERİMİZ
Kemiklerin birbirlerine eklendikleri yerlerde eklemlerimizin bulunduğunu söylemiştik. Örneğin dirseğimizi ve dizlerimizi, buralarda bulunan eklemler sayesinde hayatımız boyunca sürekli büküp, düzleştiririz. Bu eklemler hayat boyunca hareket ettikleri halde yağlanmaya ihtiyaç duymazlar. Oysa aynı şekilde çalışan makinelerin sürekli bir bakıma ihtiyacı olur. Örneğin bisikletinizin pedallarını veya zincirini belli aralıklarla yağlatmak zorunda kalırsınız çünkü kullandıkça buralardaki yağ azalır ve hareket etmeleri zorlaşır. Benzer şekilde kemiklerinizin uçlarındaki eklemler de sürekli kullanılır ancak onların yağlarını hiçbir zaman yenilemeniz gerekmez. Neden mi?
İşte bu sorunun cevabını bilim adamları araştırmışlar ve şu gerçeği keşfetmişlerdir: Eklemlerin yüzeyi ince ve delikli bir yapıdadır. Yüzeyin altında ise kaygan bir sıvı bulunmaktadır. Kemik, eklemin bir yerine baskıda bulunursa bu sıvı deliklerden dışarı fışkırır ve eklemin yüzeyinin "yağ gibi" kaymasını sağlar.
Tüm
bunlar insan bedeninin çok mükemmel bir tasarımın, çok üstün bir yaratılışın
ürünü olduğunu bize göstermektedir. Biz de bu mükemmel tasarım sayesinde
birbirinden çok farklı hareketleri büyük bir hız ve rahatlıkla yapabiliriz.
Kemiklerimizin bu özelliklerini de Rabbimiz yaratmıştır. Allah Kuran'da,
insanı, kemiklerin yaratılışı üzerinde düşünmeye şöyle davet etmiştir:
... Kemiklere de bir bak nasıl biraraya getiriyoruz, sonra da onlara et giydiriyoruz?... (Bakara Suresi, 259)
KIRILAN BİR
KEMİK NASIL İYİLEŞİR?
Kemiklerin çok sert ve güçlü bir yapıya sahip olduklarından söz ettik. Ancak bu özelliklerine rağmen kemiklerimiz de çok güçlü bir darbeye maruz kaldıklarında kırılırlar. Peki sonra ne olur? Kemik kendi kendini tedavi eder. Doktorlar kırılan kemiğin doğru şekilde birleşmesi için kırık kemiğin yönünü düzeltip, kırılan bölgeyi alçı içine alırlar. Bunun dışında yapılması gereken bir şey yoktur. Çünkü zaten kemiğin kendi kendini tamir mekanizması vardır. Bir kemiğin, kırıldığında kendisini hemen tamir etmeye başlaması ve tamirden sonra eskisinden daha sağlam olması olağanüstü bir olaydır. Bu mucizevi olay şöyle gerçekleşir:
Öncelikle kırılan kemiğin etrafındaki kan pıhtılaşır ve "hematom" adı verilen dev bir pıhtı oluşur. Bu dev pıhtı sizin de çok yakından bildiğiniz, derinizdeki yaranın üstünde oluşan kabuk gibi tabakadır. Kemik yapıcı hücreler salgıladıkları minerallerle bu pıhtıyı sert bir kemiğe dönüştürürler. Bu işlem bitince bu kez kemik yıkıcı hücreler devreye girer. Kemik yıkıcı hücreler de adeta profesyonel bir heykeltıraş gibi hareket ederek eritici bir asit olan hidroklorik asitle yeni kemiği törpüleyerek, şekil vermeye başlarlar.
![]()
|
|
|
|
|
Sizin
de hemen anladığınız gibi, gözle göremediğimiz kadar küçük varlıklar
olan kemik hücrelerinin yaptıkları tüm bu işlemler üstün bir şuurun
göstergesidir. Çünkü hücrelerin görmek için gözleri yoktur, buna rağmen
kemik yapabilmektedirler. Ayrıca kırılan boşluğun dolduğunu anlayıp,
işlerine ne zaman son vermeleri gerektiğini de bilmektedirler. Ardından
kemik yıkıcı denen hücreler yeni yapılan kemiğin kaba olduğunu fark
edip, kemiği törpülemeye başlamaktadırlar. Bunun için de sert kemiği
parçalayabilecek güçlü bir asit kullanmaktadırlar, ancak bu asidi de
gerektiğinde fazla, gerektiğinde az kullanarak kemiği en uygun şekle
getirmektedirler.
Gördüğünüz
gibi kemik hücrelerinin tümü neyi, nasıl ve nerede yapacaklarını çok
iyi bilirler. Kemiklerimizin tamir olması için kurulan sistem mükemmel
işler ve kemiğin kendi kendini tamir etmesini sağlar. Kemiklerin bu
özelliğini bilim adamları yıllardır, büyük bir hayranlıkla taklit etmeye
çalışırlar. Ancak bunu henüz başaramadılar.
İnsanların taklit edemediği bu yeteneği kemik hücrelerimiz nasıl kazanmışlardır? Kırılan kemiği tamir için ne gibi malzemeler gerektiğini, nasıl işlemler yapılacağını hücreler nereden bilirler? Hücrelerden kimileri kemikleri yıkma özelliği kazanmışken kimileri de şekil verme görevini üstlenmiştir. Bu görev dağılımını yapan kimdir? Nasıl olup da karışıklık çıkmamakta, hepsi tam gereken zamanda görevlerini yerine getirmektedirler? Kemik hücreleri bunları kendileri mi öğrenmişlerdir?
Elbette tüm bu olağanüstü işleri gözle görülmeyen hücrelerin kendi iradeleriyle yapmaları imkansızdır. Bunları tesadüfen öğrenmiş olmaları da mümkün değildir. Kemik hücrelerimiz kendilerini yaratan üstün akıl sahibi Allah'ın ilhamıyla hareket ettikleri için usta birer heykeltıraş gibi kemiklere şekil verebilmektedirler.
Vücudunuzdaki hücrelerin kemikleri nasıl oluşturduğunu hiç düşündünüz mü?

Vücudunuzdaki
206 kemiğin büyük bir bölümü şekil olarak birbirinden farklıdır. Onların
bu farklılaşmaları ilk ortaya çıktıkları anda yani henüz siz annenizin
karnındayken başlar. Giderek sayıları artan hücreler, sanki vücudun
hangi bölümünün hücresi olmaları gerektiği kendilerine öğretilmiş gibi,
farklı bir şekle bürünmeye başlar.
Kimi hücreler kemiklerinizi, kimi hücreler karaciğerinizi, kimi böbreklerinizi, kimi de gözlerinizi oluşturur. Ancak karaciğeri, kemiği veya gözleri oluşturan hücrelerin sadece biraraya toplanması yeterli değildir. Bunların kendi aralarında da farklılaşmaları gerekir. Örneğin kemik hücreleri, oluşturacakları kemiğin vücudunuzun hangi bölgesinde olacağını bilerek ona uygun yere gitmeli ve uygun şekli almalıdırlar.
|
|
Ayaklarınızdaki
kemik hücreleri adeta profesyonel bir heykeltıraş gibi çalışarak kavisli,
parmaklar için girinti ve çıkıntıları olan kusursuz ayak kemiklerini
oluştururlar. Kafatasınızı oluşturan kemik hücreleri de beynin ölçülerini
bilircesine, tam ona uygun, girintisi ve çıkıntısı olmayan, beyni kusursuz
şekilde saracak bir kemik tabakası meydana getirirler. Ne daha küçük
yapıp beyni sıkıştırırlar, ne de daha büyük yapıp insanın kafasını taşımasını
zorlaştırırlar.
|
|
|
|
Kendilerine ne gibi bir şekil vermeleri gerektiğini, ne hücresi olmaları gerektiğini çok iyi bilerek, kemiklere kusursuz bir biçim veren hücrelerin bu şuuru nereden kaynaklanmaktadır?
Onlara bu ince planı ilham eden Rabbimizdir. Allah'ın eşsiz ilmine ayetlerde şöyle dikkat çekilmektedir:
Göklerde ve yerde bulunanlar O'nundur; hepsi O'na 'gönülden boyun eğmiş' bulunuyorlar. Yaratmayı başlatan, sonra onu iade edecek olan O'dur; bu O'na göre pek kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce misal O'nundur. O, güçlü ve üstün olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. (Rum Suresi, 26-27)
Önceki
bölümlerde vücudumuzun her yanını saran dev bir sinir ağı olduğundan
bahsetmiştik. Vücudumuzu kaplayan bir başka mucizevi ağ daha
vardır. Bu da kan damarlarının oluşturduğu sistemdir. Kan damarları
da sinir ağı gibi vücudun her noktasını dolaşır. Hatta damarlarımız
o kadar uzundurlar ki düz bir alana yayılacak olsalar toplam
uzunlukları yaklaşık 100 bin kilometre olur. Kan damarlarının
vücudunuzun her yerini kapladığını anlamak aslında hiç zor değildir.
Vücudunuzun herhangi bir yerinde ufak bir çizik bile olsa hemen
kanamaya başlar. Bu, kan damarlarının her yerinizi sardığını
gösterir. Kan damarlarının vücudun her noktasında olması çok
önemlidir. Çünkü önceki bölümde de bahsedildiği gibi, kan damarları
sayesinde hücrelerin ihtiyacı olan besinler taşınır. Hücrelerin
çalışması için gerekli olan oksijen de damarlardan akan kan
sayesinde hücrelere ulaşır.
Kan
damarlarında besinlerin taşınmasını deniz taşımacılığına benzetebiliriz.
Gemilerle yük taşınacağı zaman öncelikli olarak limanda yükleme
yapılır. Bunun için uygun paketleme ve yerleştirme yapılması
şarttır. Yükleme bittikten sonra gemi denize açılır ve yükü
bırakacağı limana doğru hareket eder. Limana vardığında paketler
boşaltılır ve ilgili merkeze gider. Kan damarlarında da dev
bir okyanusta gemilerin yük taşıması gibi hücrelerin ihtiyacı
olan besinler taşınır. Oksijen, yağ, amino asitler paketler
halinde kanda ilerler ve ilgili hücreye geldiklerinde boşaltılırlar.
Bu taşıma sisteminde hiçbir zaman hata olmaz. Her madde ilgili
hücreye doğru zamanda ve doğru miktarda ulaşır. Aksi olsaydı
ve bir hücreye oksijen yerine yağ gitseydi, bu o hücrenin ölmesine
sebep olurdu. Dikkat edilirse bu sistemdeki en ufak bir hata
çok büyük zararlara neden olabilirdi. Ancak böyle bir hata olmaz.
Çünkü bunların hiçbiri tesadüfen meydana gelmemiştir. Yaratıcımız
olan Allah bu sistemi de kusursuz olarak yaratmış ve bizim hizmetimize
vermiştir.
KANIN
İÇİNDE NELER VAR?
Kan tüm vücudu dolaştığı için aynı zamanda birçok görevi de vardır. Şimdi bu görevlerin neler olduğuna kısaca bir göz atalım.
YÜK
TAŞIMA
Vücudunuzun ihtiyacı olan her türlü maddenin kan vasıtasıyla ilgili organlara taşındığından söz etmiştik. Kan hücreleri, bu taşıma sırasında karbondioksit gibi atık maddeleri de toplar ve vücuttan dışarı atılmasını sağlarlar. Bir anlamda kan çöp öğütücü olarak da görev yapar. Her gün 100 trilyon hücreyi defalarca gezerek hem ihtiyaçları olan besinleri bırakır hem de onların fazlalıklarını toplar.
Sadece bir sıvı olan kan böylesine dikkat ve sorumluluk gerektiren bir işi hiç hatasız yapar. İçinde taşıdığı maddelerin hepsinin ne olduğunu, hangi işte kullanıldıklarını ve nereye bırakılmaları gerektiğini çok iyi bilir. Örneğin bir hücreden atık madde olarak aldığı karbondioksiti hatayla gidip bir başka hücreye vermez. Her zaman hücrelerden karbondioksiti alıp, oksijeni onlara verir. Kan bu işi hiç yorulmadan, şaşırmadan yapar. Bunun sebebi kanın, Allah'ın vücudumuzda yarattığı kusursuz planın bir parçası olmasıdır. Rabbimizin yarattığı sisteme kayıtsız şartsız itaat eden bütün kan hücreleri, bu nedenle hiç hata yapmadan görevlerini yerine getirirler.
KANDAKİ
ASKERLER
|
|
Vücudumuz
her gün birçok bakteri, virüs ve mikroba karşı mücadele eder.
Kimilerinin vücuda girmesi engellenir fakat bazıları içeriye
girmeyi başarır. Bu mikroplarla mücadele etmek için vücudumuzda
özel savunma hücreleri vardır.
|
|
HABERLEŞME
Kan aynı zamanda vücudumuzun haberleşme için kullandığı yollardan biridir. Kanın içinde vücudun bir bölgesinden diğer bölgelerine haber taşıyan mesajcılar da bulunur. Hormon adı verilen bu mesajcılar bilinçli hareket eden postacılar gibi taşıdıkları mesajı hiç hata yapmadan ilgili organa götürürler. Vücudumuzun gelişmesi, susamamız, terlememiz, kokuları algılayabilmemiz gibi birçok önemli faaliyet bu mesajların doğru taşınmasıyla gerçekleşir.
|
|
Derinizin
üzerinde ufak bir yara olduğunda, kısa bir süre sonra kanamanın
kendiliğinden durduğu mutlaka dikkatinizi çekmiştir. Bu çok
ilginç bir durumdur. Çünkü normal şartlarda bir sıvının açılan
bir delikten akışının kendi kendine durması mümkün değildir.
Bunu daha iyi anlamak için elinizde içi su dolu bir balon olduğunu
düşünün. Balonu iğneyle delip ufak bir delik açtığınızda,
içindeki su hemen sızmaya başlar. Peki suyun akışı belli bir
süre sonra siz hiçbir şey yapmadan durur mu? Elbette ki bu mümkün
değildir. Balonun içindeki su, bitene kadar delikten akmaya
devam eder. Bu durum kapalı bir yerde duran bütün sıvılar için
geçerlidir.
|
|
![]() |

hücreler
yarayı bir tıpaç gibi kapatır
Kan da damarların içinde kapalı bir yerde durur ve en ufak bir hasarda hemen damarlardan dışarı akmaya başlar. Ancak bu akışın durdurulması vücudumuzun sağlığı açısından çok önemlidir. Belki duymuşsunuzdur, büyük kazalarda veya ameliyatlarda aşırı kan kaybı insanın ölümüne bile neden olmaktadır. Peki bir yara kanamaya başladıktan belli bir süre sonra kanın durmasını sağlayan nedir?
Bunu sağlayan, vücudumuzdaki otomatik güvenlik sistemlerinden biri olan kan pıhtılaşmasıdır. Kanın içinde bulunan bazı maddeler, açılan yarayı tıkayıp, kapatma özelliğine sahiptirler. Bu şekilde aşırı kan kaybı önlenmiş olur. Yandaki şekilde de görüldüğü gibi damarın hasar gördüğünü öğrenen kanın içindeki bazı hücreler hemen olay bölgesine hücum ederler. İlk olarak yaranın olduğu deliğe dizilmeye başlarlar. Buraya adeta bir ağ örer ve kanın akışını zorlaştırırlar. Daha sonra bu ağ yavaş yavaş sertleşmeye başlayıp bizim yara kabuğu olarak adlandırdığımız hale dönüşür.
Şimdi birlikte düşünelim. Tüm bu planlı işlemler tesadüfen olabilir mi? Kanın içindeki hücreler kendi boyutlarına göre dev gibi bir dünya olan kan damarlarının bir yerinde hasar olduğunu nasıl haber alırlar? Neden kan akışını engellemek için çaba gösterirler?
|
|
Kan kaybının durdurulması için yaranın kapatılması gerektiğini nasıl düşünmüşlerdir? Hücrelere yarayı kapatmaları gerektiğini öğreten kimdir?
Tüm bunları hücrelerin tesadüfen öğrenmeleri veya kendi çabalarıyla yapmaları mümkün değildir. Akıl sahibi insanların bile böyle detaylı bir sistemi var etmesi, neler yapacaklarını hücrelere öğretmesi mümkün değildir. Hücrelerin sergiledikleri bu akıl elbette ki kendilerine ait değildir. Allah onlara ilham eder ve böylece hücreler kusursuz bir planla hareket ederler.
Allah yaratmasındaki bu kusursuzluğu ayetlerde bize şöyle haber verir:
O, biri diğeriyle 'tam bir uyum' (mutabakat) içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman (olan Allah)ın yaratmasında hiçbir 'çelişki ve uygunsuzluk' (tefavüt) göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz (uyumsuzluk bulmaktan) umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir. (Mülk Suresi, 3-4)
BENZERİ ÜRETİLEMEYEN MUCİZEVİ SIVI: KAN
Bilim adamları bugüne kadar kan benzeri bir sıvı üretebilmek için çok fazla çalışma yaptılar. Ancak bunu başaramayınca kanı taklit etmekten vazgeçip, araştırmalarını başka yöne çevirdiler.
Bilim adamları kanı taklit edemezler çünkü incelemek üzere damardan alınan kan hemen pıhtılaşır yani yapısı bozulur. Cam tüpte kanı saklayarak incelemeye çalışmak da sonuç vermez. Çünkü kan hücreleri tüpte tam olarak canlı kalamazlar. Bu nedenle bilim adamları kanın içindeki hücreleri ayrı ayrı alıp incelemek zorunda kalmışlardır. İnsanların bu kadar yıllık bilgi birikimiyle taklit dahi edilemeyen böyle mükemmel bir maddenin kendiliğinden, tesadüfen oluştuğunu söylemek, dünyadaki en akıl ve mantık dışı açıklamalardan biridir. Allah, kanı örneksiz bir madde olarak yaratmıştır. Olağanüstü birçok kabiliyete sahip olan kan hücreleri, Allah'ın sonsuz aklının vücudumuzdaki örneklerinden yalnızca bir tanesidir.
VÜCUDUN
MOTORU : KALP
Vücudunuzdaki litrelerce kanın nasıl olup da bir aşağı bir yukarı, üstelik durmaksızın hareket ettiğini hiç düşündünüz mü? Herhangi bir nesnenin sürekli hareket edebilmesi için bir motora ihtiyacı vardır. Arabalar, uçaklar, deniz motorları hatta sizin uzaktan kumandalı oyuncaklarınız da motorlar sayesinde hareket ederler. O halde vücudumuzda durmaksızın hareket eden kanın da bir motorunun olması gerekir. Kanı, gece-gündüz, aylar, yıllar boyunca hareket ettiren bu motor kalbimizdir.
Parmaklarınızı bileğinizin iç kısmına koyup biraz bekleyin. Kalbinizin kanı nasıl pompaladığını hissedeceksiniz. Kalbiniz dakikada 70 kere atar ve tüm hayatınız boyunca toplam 300 milyon litre kan pompalar. Bu miktardaki kan 10 bin adet petrol tankerini doldurabilir. Tüm bu rakamlar hayret verici değil mi? Şimdi kendinizin bir dakikada 70 defa bir kovadan bardakla su boşalttığınızı düşünün. Sonunda kol ve el kaslarınızın ısındığını hissedeceksiniz ve mutlaka dinlenmeniz gerekecek. Ancak kalp bu işi hiç dinlenmeden, üstelik tüm hayatımız boyunca yapar.
EN
MÜKEMMEL POMPA
|
|
Yeryüzünün en mükemmel yapıya sahip pompası, şu anda sol göğsünüzün hemen altında çalışmaktadır. Kalp, akıl almaz tasarımı ve durmak bilmeyen atışlarıyla, 1 gün içinde vücudumuzdaki kanın tamamının 1.000 tam devir yapmasını sağlar.
Kalp dış görünüş olarak aşağı-yukarı yumruğunuz büyüklüğünde, etten yapılmış bir pompadır. Ancak kapasitesi düşünüldüğünde, dünyadaki en güçlü, en uzun ömürlü ve en verimli iş makinesi olduğu anlaşılacaktır. Kalbin gücünü bu şekilde ifade etmemizin çok fazla nedeni vardır. Öncelikle kalbin çalışırken kullandığı güç muazzamdır. Bu güç sayesinde kalp, kanı 3 metre kadar yukarı sıçratabilir. Kalbin kapasitesini şöyle bir örnekle daha da netleştirebiliriz. Kalp, bir saatlik zaman zarfında, orta boy bir arabayı yerden yaklaşık bir metre yukarı kaldırmaya yetecek kadar enerji meydana getirebilir.
|
|
KALPTEKİ ORJİNAL POMPALAR
Yumruk büyüklüğünde bir kastan oluşan kalp, resimde de görüldüğü gibi iki bölümden oluşur. Bu bölümlerde iki ayrı pompa vardır. Sol taraftaki pompa daha güçlüdür ve temiz kanı vücuda pompalar. Sağ taraftaki ise daha zayıf bir pompadır ve kirli kanı akciğerlere doğru pompalar. Kalpten akciğerlere doğru olan bu yolculuk kısa sürelidir ve bu nedenle "küçük dolaşım" olarak adlandırılır. Diğeri ise "büyük dolaşım" adını alır.
|
|
Kalbin bu iki bölümü de kendi içlerinde ikiye ayrılır. Bu bölümler
arasındaki kan, kapakçıklar sayesinde diğer bölüme geçer. Bu
pompalar durmaksızın büyük bir enerjiyle çalışırlar. Bu sayede
damarlarımızdaki kan gün içinde 1.000 kere vücutta tur atmış
olur.
KALBİMİZ KENDİ BAKIMINI KENDİSİ YAPAR
Sürekli çalışan makineler düzenli bakıma ihtiyaç duyarlar. Makineyi oluşturan parçaların bakımdan geçmesi ya da aşınan parçaların değişmesi gerekir. Belli bir süre kullanılan makineleri yağlamak gerekir, aksi takdirde aşırı sürtünmeden dolayı parçalar aşınabilir.
Makinelerde olduğu gibi hiç durmadan çalışan kalbin de bakıma ihtiyacı vardır. Ancak kalp kendi bakımını kendisi yapar, örneğin kendi kendini yağlar.
Peki sizce kalp kendi kendini nasıl yağlar? Bu sorunun cevabı kalbin yaratılışında gizlidir. Kalbin dışı iki katlı zardan oluşan bir kılıfla kaplıdır. Bu iki zarın arasında ise kaygan bir sıvı bulunur. Bu sıvı adeta motor yağı görevi görerek kalbin kolay çalışmasını sağlar. Kalpteki kendi kendini koruyan bu yapı Allah'ın yaratma sanatının ne kadar mükemmel ve eksiksiz olduğunu bize bir kere daha gösterir.
Vücudumuzun
çalışması için gerekli olan enerjiyi çeşitli yiyecek ve içeceklerden
sağlarız. Ama yediğiniz her yiyeceğin, örneğin makarnanın, etin
ya da muzun vücutta kullanılabilecek hale gelmesi için sindirilmesi
gerekir. Bu besinler sindirildikten sonra artık vücut hücreleri
onları kullanmaya başlar. Muzun ya da bir elmanın içindeki şeker,
hücrelerinize yakıt sağlar ve enerjiniz artar, etin içindeki protein
hücrelerinizin gelişmesi yani vücudunuzun büyümesi anlamına gelir.
Bunu anlamak için biraz geçmişe dönüp, yeni doğdunuz halinizi
kafanızda canlandırın.
Doğduğunuzda
yaklaşık 2-3 kilogram ağırlığındaydınız. 10 yaşındayken 30-35,
15 yaşındayken 40-50, 20-25 yaşında ise 50-60 kilo olacaksınız.
Aradaki
bu büyük kilo farkının sebebi yediğiniz besinlerin içindeki maddelerin
zaman içinde vücuda katılmasıdır. Bu besinlerin bir kısmı sizin
bisiklete binmeniz, koşup oyun oynamanız için gerekli olan enerjiyi
sağlar, bir kısmı ise vücudunuza eklenir ve etinizi, kemiğinizi
oluşturur. İşe yaramayan kısımlar ise vücuttan atılır. İşte bütün
bu işlemler sindirim sisteminizde gerçekleşir. Mide, bağırsaklar,
pankreas gibi organlar sindirimde rol alırlar.
Sindirim sisteminin çalışması, petrol rafinelerinin çalışma prensibine benzer. Rafinerilere hammadde olarak gelen petrol, makineler tarafından işlenerek kullanılır hale getirilir. Midemize de yediğimiz besinler hammadde olarak girer ve vücudun kullanabileceği hale gelecek şekilde çeşitli işlemlerden geçirilir. Mide ve bağırsaklarda parçalanan besinler hücrelerin besin olarak kullanabileceği hale gelmiştir ve kan damarları yoluyla tüm besinler ihtiyaç duyulan bölgelere doğru ilerler.
|
|
Petrol rafinerilerinde nasıl tek bir madde farklı şekillerde işlenerek başka başka ürünlere; örneğin arabayı çalıştıran benzine veya spor ayakkabınızın lastik kısmına dönüştürülüyorsa, yiyeceklerin içindeki besinler de midede ihtiyaca göre yağ, şeker ve karbonhidrat olarak daha küçük parçalara bölünürler. Ancak şunu unutmayın ki siz güzel bir sandviçi yedikten sonra midenizde gerçekleşen olaylar, bir rafineride gerçekleşenlerden çok daha detaylıdır. Üstelik biraz sonra okuyacağınız bu olaylar bir rafineri gibi dev bir fabrikada değil, vücudunuzdaki çok küçük bir alanda gerçekleşir.
Vücudunuzda
sindirim işlemlerinin gerçekleştiği yol toplam 10 metre uzunluğundadır.
Bu, insan boyunun 6-7 katı fazla bir uzunluk demektir ki, böyle
bir uzunluğun bedenimize sığdırılmış olması da çok olağanüstü
bir durumdur. Bu kadar uzun bir kanal bedenimizin içine nasıl
yerleştirilmiştir? İşte bu sorunun cevabı, vücudumuzun yaratılışında
çok özel bir tasarım olduğunu bir kere daha ortaya koymaktadır.
Yan sayfada resmini gördüğünüz sindirim kanalı, vücudumuza kıvrımlarla yerleştirildiği için çok uzun olmasına rağmen çok az bir alana sığmaktadır. Bu özel tasarım herşeyi yaratan Rabbimizin kusursuz tasarımıdır. Sindirim sisteminin bu özelliği Allah'ın vücudumuzda yarattığı harikalıklardan yalnızca bir tanesidir.
Dişlerinizin neden şekil olarak birbirinden farklı olduğunu biliyor musunuz?
Örneğin
ön dişleriniz keskindir böylece elmayı kolaylıkla ısırabilirsiniz.
Peki ya arkadaki azı dişleriniz ön kısımda olsaydı? Evet, doğru
tahmin ettiniz. Bu durumda elmayı azı dişlerinizle kesemezdiniz.
Aynı şekilde kesici ön dişleriniz ağzınızın arka kısmında olsaydı,
bu kez de yediğiniz yiyecekleri çiğneyemezdiniz.
Vücudumuzun her bölgesinde olduğu gibi ağzımızdaki dişler de Allah'ın üstün yaratmasıyla, bizim için en kullanışlı olacak şekilde dizilmişlerdir.
Dilinizin arkasında yararlı bakteriler yaşıyor
Bakteriler
genel olarak zararlıdırlar ve onların zararlı etkilerinden korunmak
için hem vücut hem de çevre temizliğine dikkat edilmesi gerekir.
Ancak zararlı bakterilerin yanı sıra bilim adamları son yıllarda
vücudumuzda hatta dilimizin arkasında yaşayan yararlı bakterilerin
var olduğunu keşfettiler. Evet, yanlış okumadınız, vücudunuzda
size faydalı bakteriler var. Dilinizin arkasında bulunan bu bakterilerin
görevi midenizdeki zararlı mikropları öldürmektir. Fakat elbette
bu mikropların öldürülmesi basit değildir. Bunun için aşamalı
işlemler gerçekleşir. Öncelikle bakteriler, yediğiniz yeşil yapraklı
besinlerin örneğin salatanın içinde bulunan "nitrat" adlı maddeyi
dilinizin arkasında "nitrit" adı verilen bir başka maddeye dönüştürürler.
Ancak işlem bununla da bitmez. Bu kez ağzınızdaki tükürük, nitritle
birleşince mikrop öldürücü etkisi olan bir başka maddeye dönüşür.
Böylece dilinizin arkasındaki bakteriler sayesinde ağızda mikrop
öldürücü bir madde oluşur. Biliyorsunuz ki mikroplar vücudunuzda
çeşitli hastalıklara yol açar. İşte ağzınızdaki bu mikrop öldürücü
madde üreten iyi bakteriler sayesinde birçok hastalıktan korunmuş
olursunuz. Bu iyi bakteriler de vücudumuzu en güzel şekilde yaratan
Rabbimizin bize olan şefkatinin göstergelerinden biridir. Allah
bize birçok güzellik ve nimet vermiştir ve bir Kuran ayetinde
de Allah bu nimetlerin çokluğunu şöyle bildirir:
Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışacak olursanız, onu bir genelleme yaparak bile sayamazsınız. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Nahl Suresi, 18)
MİDENİZ YİYECEKLERİ NASIL SİNDİRİR?
Yukarıda
kısaca bahsettiğimiz sindirimi şimdi biraz daha derinlere girerek
inceleyelim. Bir düşünün nefes almanız, yüzmeniz, bisiklet kullanmanız,
yemek yemeniz... Bunların hepsi günlük hayatın bir parçasıdır.
Ancak çoğu zaman tüm bunların nasıl gerçekleştiğini düşünmeyiz.
Vücudumuzun enerjiye ihtiyacı vardır. Bu enerjiyi yediğimiz besinlerden
aldığımızı belirtmiştik. Ancak vücudun ihtiyacı olan besinler
kanın içinde dolaşabilecek küçük, basit parçalar şeklinde olmalıdır.
Aksi takdirde hücrelerin içine girmeleri mümkün olmaz.
Fakat
bizim yediğimiz yiyecekler kocaman parçalar halindedir. Bu durumda
yediğimiz yiyeceklerin vücudumuz tarafından kullanılabilmesi için
gerekli olan bir makineye ihtiyaç vardır. Aslında buna kısaca
yediğimiz yiyecekleri daha küçük parçalara bölecek bir öğütücü
de denilebilir. İşte vücudumuzdaki bu öğütücü makineye "sindirim
sistemi" adı verilir.
Bu sistem, her makinede olduğu gibi çeşitli parçalardan oluşur ve bu parçaların her biri eksiksizce çalıştığı için besinleri sindirebilirsiniz. Sindirim sisteminin parçalarının birbirine uyumlu ve birarada olması çok önemlidir, yoksa sistem çalışmaz.
|
|
|
|
Şimdi bir sistemin çalışabilmesi için neden her parçasının eksiksizce birarada olması gerektiğini daha iyi anlayabilmek için şöyle bir örnek verelim:
Uzaktan
kumandalı bir araba; tekerleklerden, kumanda aleti, motor, piller,
dişli, bobin, anten benzeri çeşitli parçalardan oluşur. Sindirim
sisteminde de aynı şekilde çeşitli parçalar vardır. Bunlar mide,
yemek borusu, dişler, dil, bağırsaklar gibi çeşitli organlarımızdır.
Şimdi şöyle bir düşünün uzaktan kumandalı bir arabanın anteni veya tekerlekleri olmadan araba hareket eder mi? Elbette hayır. Araba ancak her parçası birarada olduğu takdirde çalışır. İşte sindirim sistemi için de aynı şey geçerlidir. Yemek borusu olmadan midenin olmasının bir anlamı yoktur. Çünkü yiyecekleri mideye taşıyan yemek borusudur. Veya mide olmadan bağırsakların bir işe yaraması mümkün değildir. Çünkü midede sindirilen besinler bağırsaklara geçerek hücrelerimize kadar ulaştırılacak hale getirilirler.
Bu durum açıkça göstermektedir ki herşeyin yaratıcısı olan Rabbimiz, bizim için her yönden kusursuz bir sistem yaratmıştır. Bu bize Rabbimizden başka ilah olmadığını bir kere daha gösterir. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır:
"Sizin ilahınız yalnızca Allah'tır ki, O'nun dışında ilah yoktur. O, ilim bakımından herşeyi kuşatmıştır." (Taha Suresi, 98)
SİNDİRİM MAKİNESİ ÇALIŞMAYA BAŞLIYOR...
Besinlerin sindirimi ilk olarak ağızda başlar. Yediğiniz yiyeceklerin içinde bulunan karbonhidratlar ilk olarak ağzınızdaki tükürük tarafından parçalanır. Örneğin sabah kahvaltıda yediğiniz ekmek ilk olarak ağzınızda parçalanmaya başladı. Ama onunla birlikte yediğiniz peynirin parçalanması için biraz daha zaman gerekiyor.
Ağızda
parçalanan besinler yemek borusunu geçerek mideye gelirler. Mideye
gelindiğinde ise başka bir mükemmel denge ile karşılaşılır. Besinlerin
midedeki sindirimi, parçalayıcı etkiye sahip çok güçlü bir sıvı
tarafından yapılır. Bu sıvı midedeki hidroklorik asittir. Sizin
de bildiğiniz gibi, asitlerin parçalayıcı etkisi vardır. Değdikleri
yeri yakarak eritirler. Örneğin tıkanık lavaboları açmak için
annenizin kullandığı malzemelerin içinde asit vardır. Bu asitler
borularda birikmiş olan besin artıklarını ve kirleri anında parçalara
ayırıp, tıkanık yerlerin açılmasını sağlarlar. İşte midemizde
bulunan bu güçlü asit sayesinde de büyük parçalar halinde mideye
ulaşan besinler, vücudumuzun kullanabileceği hale gelirler. Ancak
burada dikkat edilmesi gereken çok önemli bir nokta daha vardır.
Yediğimiz besinleri midedeki asitin parçaladığından söz ettik. Peki bu asit nasıl olur da kendisi de etten oluşan midemizi parçalamaz? Bir düşünün, örneğin akşam yemeğinde yediğiniz etleri midenizdeki asit sindirirken, yine aynı şekilde bir et olan midenizin kendisini nasıl olup da görmezden geliyor? İşte burada da Rabbimizin yaratışındaki mükemmellik ortaya çıkmaktadır. Herşeyi kusursuz yaratan Allah, bu sistem içerisinde midenin kendisinin sindirilmesini engelleyen bir koruma da yaratmıştır.
Bu
koruma şöyle gerçekleşir; sindirim sırasında hidroklorik asitin
mideyi parçalamasını engellemek için "mukus" adı verilen bir başka
sıvı daha salgılanır. Bu sıvı midenin iç duvarlarını tamamen örter
ve hidroklorik asitin mideye zarar vermesini engeller. Böylece
midenin kendi kendini sindirmesi engellenmiş olur.
Besinlerin
mideden sonraki durağı ise bağırsaklardır. İnce ve kalın olmak
üzere iki çeşit bağırsaktan geçen besinler bu yol boyunca daha
da küçük parçalara ayrılır ve yine vücudun kullanabileceği hale
gelirler. Bu besinlerin gerekli olan kısımları ince bağırsaktan
kana karışır ve gereksiz olanları da boşaltım sistemiyle vücuttan
atılırlar. Yediğimiz besinlerin bağırsakta geçirdikleri aşamalar
da çok önemlidir. Midede olduğu gibi ince bağırsakta da sindirim
devam eder. Besinler daha da küçük parçalara ayrılırlar. Artık
o kadar küçülmüşlerdir ki bağırsakların etrafındaki incecik kan
damarlarının içine girip kan yoluyla vücudun her yerine gidebilirler.
Çocuklar
dikkat ederseniz vücudumuzun sindirim mekanizması eksiksiz olarak
planlanmıştır. Ağızdan başlayıp, yemek borusu, mide ve bağırsaklar
boyunca devam eden bu yolculuk sırasında yediğimiz yiyecekler
çeşitli aşamalardan geçerler. Ve sonunda hücrelerimizin ihtiyaç
duyduğu besinler elde edilmiş olur. Bunlar da bağırsaklardan kan
yoluyla dağıtılmak üzere vücuda gönderilir. Eğer bu mekanizma
kusursuz bir şekilde işlemeseydi, yediğimiz yiyeceklerin hazmedilmesi
bizim için çok zor olurdu.
İlk
olarak, eğer dişlerimiz olmasaydı, yiyecekleri yeterince parçalayamazdık
ve boğazımızdan geçişleri mümkün olmazdı. Geçseler de yemek borusunda
çok büyük tahribat oluştururlardı. Eğer midemiz besinleri sindirip,
parçalayacak özellikte olmasaydı, yediğimiz her yiyecek koca bir
kütle şeklinde midede kalıp rahatsızlığa neden olurdu. Ayrıca
besinlerin sindirilememesi
demek
vücudumuzun beslenememesi anlamına gelir. Beslenemeyen vücut da
bir süre sonra tüm gücünü kaybeder ve hücreler ölmeye başlar.
Ancak biz bu ihtimalleri yaşamayız. Çünkü Rabbimiz vücudumuzdaki
her parçayı kusursuz olarak yaratmıştır. Biz hiç farkında olmadan
bu mükemmel sistem işler. Allah bir ayette yaratılıştaki kusursuzluğu
şöyle bildirir:
Daha önce
kendinize bu soruları hiç sormuş muydunuz?
Şu
an nefes almalı mıyım?
Kalbimin
pompaladığı kan yeterli mi?
Hangi
hücrelerimin, hangi organlarımın ne kadar miktarda enerjiye ihtiyacı
var?
Midem,
yediğim yiyecekleri ne zaman öğütmeye başlamalı?
Gözüme
giren ışık ayarı tam gerektiği gibi mi?
Kolumu
hareket ettirmek için hangi kaslarımı oynatsam?
Bu sorular kulağa garip geliyor değil mi? Çünkü hiçbir zaman biz kendimize bu soruları sormayız, hatta çoğumuz bu işlemlerin her an yapılmakta olduğundan haberdar bile değildir. Vücudumuz tüm bu işleri otomatik olarak yapar. Bunun için de her yerimizi saran sinir ağını kullanır. Sinir ağı, bu sayfalarda gördüğünüz sinir hücrelerinin trilyonlarcasının birbirleriyle birleşmesiyle oluşur. Vücudumuzun her köşesine ulaşan sinir ağını aşağıdaki resimde görülen otoyollara benzetebiliriz.
|
|
Bu ağ sayesinde beynimizdeki hücreler ile ayaklarımızdaki kas hücreleri arasında bağlantı kurulur ve vücuttaki bütün hücreler birbirleri ile haberleşir. Ancak sinir sistemimiz kilometrelerce uzunlukta, çok kavşaklı, çift katlı yolları olan, gidiş-gelişin ayrı yollardan sağlandığı bir otoyoldan çok daha kapsamlı bir sisteme sahiptir. Otoyollarda arabaların bir bölgeden başka bir bölgeye gitmesi gibi, vücudumuzdaki sinir ağı üzerinde de ilerleyen elektriksel sinir uyarıları vardır. Bu uyarılar, bir bölgeden diğer bölgeye haber taşırlar.
Vücut
içindeki bu uyarılar tahmin bile edemeyeceğiniz kadar hızlı hareket
ederler. Örneğin siz kolunuzu kasmak istediğinizde beyninizden bir
elektrik sinyali yola çıkar. Bu karmaşık yolculuk sırasında sinyal
öncelikle omuriliğe uğrar. Oradan da mesajın iletilmesi gereken
organa doğru hızla yol alır. Kol kasınız bütün olarak kasılır ve
kolunuz dirsekten bükülür. Tüm bu işlemler saniyenin binde biri
gibi çok kısa bir zamanda gerçekleşir. Gözünüzü yavaşça açıp kapamanız
sırasında geçen süre yaklaşık olarak 1 saniye olduğunu düşünürsek,
saniyenin binde birinin ne kadar kısa bir zaman dilimi olduğunu
daha iyi anlarız. İşte bu örnekte olduğu gibi vücudun her noktasına
ulaşan uyarılar sinirler vasıtasıyla beyne gönderilir. Olağanüstü
bir hızla vücudunuzun her bölgesinden durmaksızın beyne haber gider.
Böylece siz konuşursunuz, gülersiniz, koşarsınız, dondurmanın tadını
alırsınız, köpeğinizle oynarsınız. Bu işlemleri yaparken arada hiç
kesinti olmaz, düşündüğünüz şeyi anında yapabilirsiniz. Baktığınız
anda görür, konuşulduğu anda duyar, bir cisme dokunduğunuz anda
sıcak mı soğuk mu hemen anlarsınız. İşte bütün bunlar sinir sisteminizin
ve beyninizin mükemmel uyumu sayesinde gerçekleşir.

|
|
İşte
beyniniz bu gelen uyarıları değerlendirir ve her yere gereken cevapları
gönderir. Vücudunuz da bu cevaplara göre hareket eder. Şimdi tüm
bunları baştan başlayarak tekrar düşünelim. Vücudunuzda aynı anda
birçok işlem gerçekleşiyor. Aynı anda kitap okuyorsunuz, dışarıdan
gelen sesleri duyuyorsunuz, ayağınıza sürtünerek geçen kedinizin
yumuşak tüylerini hissediyorsunuz, meyve suyunun tadını alıyorsunuz,
kalbiniz atıyor ve vücudunuzda daha pek çok faaliyet gerçekleşiyor.
Peki bunların hepsini sadece bir-iki saniye için sizin kontrol etmeniz gerekseydi neler olurdu? Elbette bunların tümünü aynı anda kontrol etmemiz mümkün değildir. Ancak Allah'ın kusursuz yaratışı sayesinde beyin ve vücudumuzun diğer bölümleri işbirliği içinde tüm bunları, biz hiçbir şey yapmadan hallederler. Vücuttan tüm bilgiler uyarı şeklinde beyne gelir ve bu uyarıların anlamının çıkarılıp, yorumlanması gerekir. Ancak bu şekilde siz köpeğinizin tüylerinin yumuşaklığını, rüzgarın serinliğini, içtiğiniz şeftali suyunun lezzetini, patates kızartmasının kokusunu hissedersiniz. Peki sizce ağırlığı 1.5 kiloyu aşmayan bir et yığını olan beyninizin bütün bunları kendiliğinden yapması mümkün müdür? Bu elbette imkansızdır. Allah'ın kusursuz yaratışı sayesinde beyniniz bu işlemlerin hepsini aynı anda yerine getirebilmektedir.
Bir
arkadaşınız sessizce gelip farkında olmadığınız bir anda yanınızda
hızla ellerini çırparsa gözlerinizi kırparsınız. Bunun aksi mümkün
değildir çünkü bu şekilde göz kırpmak bir refleks hareketidir. Refleks
sizin kontrol edemediğiniz ani bir harekettir. Bu kadar ani olmasının
sebebi refleks anında uyarıların beyne kadar gitmeyip, gerekli cevabı
omurilikten almalarıdır. Bu, Allah'ın bizim için yarattığı çok büyük
bir nimettir çünkü böylece birçok tehlikeden korunmuş oluruz. Örneğin
elimizi sıcak bir bardağa değdirdiğimizde reflekslerimiz sayesinde
hızla geri çekebiliriz. Refleks, Allah'ın vücudun korunması için
yarattığı bir güvenlik mekanizmasıdır. Allah'ın ilhamıyla sinir
uyarıları vücudunuzda saniyede yaklaşık 9 kilometre gibi bir hızla
ilerler ve birçok tehlikeden korunmuş oluruz.
BEYNİMİZ NASIL ÇALIŞIR?
Yere
yap-boz parçalarını dağıtın ve bunların dünyaya ait tüm bilgiler
olduğunu farz edin. Örneğin bazı parçalar ışık, bazı parçalar renk,
bazıları da sesler olsun. Şimdi bu parçaları teker teker alın ve
resmi oluşturacak şekilde birleştirmeye başlayın. Sizin uzun uzun
düşünerek yaptığınız bu işlemi Allah'ın ilhamıyla hareket eden beyniniz
saniyede yüzlerce kere yapar. Nasıl mı?
|
|
Aşağıdaki resimde beynin içinde konuşan, gören, duyan, koklayan, hareket eden, uyuyan çocuklar görülüyor. Ancak elbette bu hayali bir resimdir. Bu resim, beynin hangi bölgesinde hangi işlemlerin gerçekleştiğinin anlaşılması için yapılmıştır. Gerçekte beynin içinde var olan sadece mikroskop altında görülebilen sinir hücreleridir. Peki, sizce sinir hücreleri en sevdiğiniz oyuncağı görebilir mi veya çikolatalı dondurmanın tadını alabilir mi? Elbette böyle bir şey mümkün değildir. Çünkü sinir hücreleri incecik iplik gibi et parçalarından oluşur. O halde çevremizdeki bu mükemmel dünyayı yaratan çok üstün başka bir güç sahibi olmalıdır. Bu güç sahibi Allah'tır. Herşeyin sahibi olan Allah, etrafımızdaki herşeyi kusursuzca yaratmakta ve bize güzel bir hayat sunmaktadır. Bize düşen ise bu durumda Rabbimize şükretmektir. Allah, Kuran'da gözlerimizi ve kulaklarımızı örnek vererek buna şükretmemiz gerektiğini şöyle bildirmiştir:
O, sizin için kulakları, gözleri ve gönülleri inşa edendir; ne az şükrediyorsunuz. (Müminun Suresi, 78)
|
|
Kitabın
girişinde vücudunuzun trilyonlarca hücrenin biraraya gelmesiyle oluştuğunu
anlatmıştık. Ancak bu, hemen okunup, üzerinden geçilecek bir rakam
değildir. Trilyon sayısı çok büyük miktarı ifade eder. Her yetişkin
insanın vücudunda toplam 100 trilyona yakın hücre vardır. Ancak bu
hücreler çok küçük oldukları için bizim bedenimiz dev boyutlarda değildir.
Şimdi vereceğimiz örneği okuduğunuzda, hücrelerin ne kadar küçük olduğunu
daha iyi anlayacaksınız. Vücudumuzdaki hücrelerin bir milyon tanesi
biraraya geldiğinde ancak bir iğne ucu kadar yer kaplar. Bu kadar
küçük olmasına rağmen hücrenin nasıl bir yapıya sahip olduğu henüz
tam olarak çözülememiştir. Bilim adamları hala hücrenin içindeki sistemleri
araştırmaktadırlar.